Aysel Yükselen Deniz – Emekli Edebiyat Öğretmeni

ayselYukselen

Ayakta sol başta

Aysel (Yükselen) Deniz (1937), Emekli Edebiyat Öğretmeni

Konya Öğretmen Okulu’nda yatılı olmanın verdiği müthiş bir disiplin vardı ve orada arkadaşlarımızla büyük bir dayanışma içindeydik. Halen devam eden arkadaşlıklarımız vardır, 1955’den beri devam eden arkadaşlıklar. Kardeşten öteydik, bütün sıkıntılarınızı, problemlerinizi onlarla çözüyorsunuz, onlarla hemahenk oluyorsunuz.”

“…şefkatle sarılan öğretmenleri çok zor hatırlıyorum. Çok zor hatırlıyorum. Hep “Devletin ekmeğini yiyorsunuz, hadi bakalım çalış” sözlerini duyardık.”

Ailenizle başlayalım istersiniz, anne babanız, kardeşleriniz…

Babam Urfa kökenli bir astsubay. Çocukluğu ve ilkgençliği bir fırında çalışarak geçiyor ve daha sonra askere gidiyor. Askerlikte tezkere bırakıp, astsubay okuluna gidiyor ve oradan ikincilikle mezun olup jandarma olarak devam ediyor. Böylelikle ailenin tamamını Urfa’dan alıyor. İlk görev yeri Kayseri Yunak…  Annem okuma yazma bilmiyor.

Altı kardeşiz.Üç kız, üç erkek. Biz üç kızkardeş ilkokul, ortaokul ve evişi öğretmeni olduk, erkek kardeşlerden biri Ziraat Mühendisi, biri Veteriner, biri General oldular.

Babam “Benim hanım hamamım yok kızım, yapacağınız tek şey okumak” derdi ve çocuklarının eğitimine çok önem verirdi. Hep kontrol ederdi, mesela Fransızca bilmediği halde bizi Fransızca’dan imtihan ederdi. Sık sık okula gelir veli olarak durumumuzu takip ederdi. Bu takip muhakkak ki özellikle ergenlik dönemimizi daha rahat geçirmemize neden olmuştur.

Eğitim sürecinizden de bahsedebilir misiniz?

Babamın farklı yerlerde çalışması hasebiyle çok değişik yerlerde okudum. Ortaokulu  Ankara İkinci Orta’da okudum, oradan öğretmen okulunun  yatılı sınavını kazandım ve 1954 yılında Konya Öğretmen Okulu’na gittim, 1956’da mezun oldum. Sonra Eskişehir Muttalıp’da bir ilkokula tayin oldum  ve öğretmenliğe başladım ama daha önce de Gazi Eğitim Enstitüsü’nün imtihanına girmiştim. Bu imtihanı kazandığımı öğrenince oraya gittim, edebiyat bölümüne, gerçi o zaman edebiyat değil de Sosyal Bilgiler adı altındaydı; tarih, coğrafya, edebiyat grup dersleriydi. Öğretmenliğim sırasında seçim hakkı tanıdılar, ben de edebiyatı seçtim ve çok zevkle yaptım. 1958 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’nden mezun oldum.

Öğretmenlerimden bahsetmek isterim. Konya Öğretmen Okulu’nda yatılı olmanın verdiği müthiş bir disiplin vardı ve orada arkadaşlarımızla büyük bir dayanışma içindeydik. Halen devam eden arkadaşlıklarımız vardır, 1955’den beri devam eden arkadaşlıklar. Kardeşten öteydik, bütün sıkıntılarınızı, problemlerinizi onlarla çözüyorsunuz, onlarla hemahenk oluyorsunuz.

Öğretmenleriniz yatılı okul yıllarınızı kolaylaştırmaya özen gösterirler miydi? Mesela ben de yatılı okudum ama bize bu nedenle bir şefkat gösterildiğini hatırlamıyorum. Yatılı olmanın getirdiği zorlukları anlayıp bunları çözmeye ya da hiç olmazsa ilgi ve sevgi göstermeye gayret etmezlerdi öğretmenlerimiz. Bizi anladıklarını hissetmezdik biz. Önemli olan sadece derslerdi.

Maalesef, maalesef. Yatılı olunca çok uzun bir süre tamamen okulda geçiyor, uyku süresinin haricinde ve de yani şefkatle sarılan öğretmenleri çok zor hatırlıyorum. Çok zor hatırlıyorum. Hep “Devletin ekmeğini yiyorsunuz, hadi bakalım çalış” sözlerini duyardık. Belki bunlar bizi kamçılamıştır, belki o kamçı biraz fazla acı bir kamçı, hatta belki  biraz da mücadeleci yapmıştır bu tutum beni ama öğretmenlerimizin bu yaklaşımıyla ilk kez karşı karşıya kalmam, o ilk travmalar, o travmaları arkadaşların ve kendi gücümüzle aşmış olmanın vermiş olduğu direnç belki bütün bir hayatıma yayılmıştır diyebilirim.

Nedir travmadan kastınız? Yatılı okulda karşılaştıklarınız mı?

Evet ama travma deyince öyle çok büyük manada sonu felaketle biten bir şey değil de bir çocuk ruhu için en küçük bir bakış bile, aldığınız eksi bir not bile sizin için bir travma oluyor. Çünkü aileden uzaksınız, hele benim ailem Erzurum’daydı  ben Konya’daydım. O zaman tatiller birer hafta olurdu,  o dönemin ulaşım imkanlarıyla Erzurum’a gidiş geliş zaten bir hafta sürerdi, onun için ben bütün tatillerde okulda kalırdım. Yaz tatilinde giderdim. Yine de o travma dediğim anları, o öğretmenlerin verdiği disiplini şimdi sitayişle hatırlıyorum.

Öyle mi?

Vallahi  öyle karşılıyorum. Şimdi çok dikkatliysem, düzeni seviyorsam… O küçücük dolaplardaki düzeni sık sık kontrol ederlerdi, işte en üstte şapkan olacak  –şapka takardık o zaman- ayakkabıların şurada, kitapların şurada olacak. Halen gittiğim heryerde bir düzen arıyorsam belki o düzen mecburiyetini başlangıç olarak kabul ediyorum. Belki doğru belki yanlış ama ‘Çocukluğumuzu da yaşayamadık, genç kızlığımızı da yaşayamadık’ gibi zaman zaman düşünüyorum. Şimdiki genç kızların o dağınıklığını -bazılarının diyeyim antıparantez- görünce ‘Ben niye yaşamadım’ diyorum ama hiçbir zaman şikayet de etmedim.

Peki öğretmenlerin öğrencilerini disipline etme çabaları daha yumuşak ve şefkatli bir şekilde olamaz mıydı acaba? Sert mi olmak lazım mutlaka?

Belki çok çeşitli ailelerden gelen çocukları bir potada yoğuruyorsunuz ve yahut onlara şekil veriyorsunuz… En çok böyle 14-15 ile 17 yaş arası, belki kişiliğin en çok kemikleşmeye başladığı bir yaş olduğu için tahmin ediyorum böyle davranıyorlardı, belki onların kendi yapılarından da kaynaklanıyordu. Hepsi demeyeyim ama bir baş muavinimiz çok sertti, bir matematik öğretmenimiz şefkatsiz bir insandı ama ondan da epey şeyler öğrendik (), halen unutmadığımız şeyler. Felsefe öğretmenimiz daha yumuşaktı. Ben müziği çok seviyordum o nedenle müziğe ayrı bir ilgi duyuyordum. Belki onun  o sert tavrını o nedenle dikkate almadım. Halen şimdi mandolin çalarım, nota deşifre edebilirim. Bunları ona borçluyum. Onun için öğretmenlerimin olumsuz taraflarını kafamdan silmeye çalıştım, hep iyi taraflarını, karakterime kattığı iyi taraflarını hatırlamaya çalıştım. Ziyaret ettik daha sonra, aradık sorduk öğretmenlerimizi.

Başka ne gibi hatıralarınız var Konya Öğretmen Okulu’ndan?

Ders bittikten sonra etüt başlangıcına kadarki dönemde klasik müzik parçaları çalınırdı. Mesela Vivaldi olarak bilmezdik de –her plağın numarası vardı- biz de derdik ki “Hadi seksendördü çalalım”. Halen çok güzel vals yaparım orada öğrendim (). Bilenler öğretirdi. Biz gariban takımı, işte efendim Mucur, Kırşehir gibi hep böyle Orta Anadolu’nun kısır bölgelerinden gelenler belki ilk defa dans müziği duyuyor, ilk defa dans görüyorduk. Ama İzmir kökenli olanlar,  Batı bölgelerinden gelenler  daha medeniydi. Mesela hiç unutmuyorum  Ateş Dansı yaptı bir kızcağız, müziği şimdi hatırlayamıyacağım, onun o kıvrak hareketlerini hayretle seyrettim, çünkü bizde zaten öyle kıvırmak da ayıp ()…

Öğretmen eğitiminin bir başka kısmı da şuydu; mesela Öğretmen Okulu son sınıfta bizi yazın yaz tatiline göndermediler. Konya Harası’na staja gönderdiler. Niye diyeceksin. En iyi peynir yapma, en iyi yoğurt yapma, ideal şekliyle yapma… Köylere gideceğiz ya, bunları öğrenip orada öğreteceğiz. En iyi turşu yapma bunları hep öğrendik orada. Tavuklarda  ya da hayvanlarda hastalık olduğu zaman bizim nasıl müdahale edeceğimizi öğretirlerdi. Tavukların neresinden nasıl iğne yapıldığını halen çok iyi bilirim. O zaman öğrendiğim iğne yapma bilgimi kayınvaldemde, hatta eşimde de uyguladım. O dönemde “İğne yapabilir” diye sertifika veriyorlardı bize.

O halde siz  sadece öğrencilerinizin eğitiminden sorumlu olacak şekilde değil de 1954’te kapatılan köy enstitülerinde olduğu gibi çalışacağınız köye her konuda faydalı olacak öğretmenler olarak yetiştiriliyordunuz.

Evet. Belki köy enstitüleriyle bir geçiş dönemi olduğu içindi bu yaklaşım. Mesela çok iyi projeksiyon aleti kullanmayı öğrettiler ve de köylere film gönderirlerdi; en ideal şekliyle hayvan bakımı, en ideal şekliyle toprağa ürün ekimi, babadan kalma karasabanla değilde en ideal şekliyle. Hatta elektrik olmadığı zaman aküyle falan çalıştırılıyordu projeksiyon aletleri. Bir de Konya Doğumevi’nde bir doğuma soktular bizi, köyde doğum yaptırmak mecburiyetinde kalırsak diye öğrendik onu da.

Bir öğretmen olarak siz gittiğiniz köyün herşeyi oluyordunuz.

Evet. Sınıf öğretmeni olarak mezun oluyorduk ama göreve gittiğimiz köyün sadece öğretmeni değil ziraat mühendisi, doktoru, veterineri her şeyi olmak üzere yetiştiriliyorduk. Zaten öğretmen okullarında son sınıfta son üç ay bizleri köy okullarına gönderirlerdi. Beşer kişilik gruplar yapılırdı ve o grupların her türlü ihtiyacı temin edilirdi; fasulyesi, nohutu, odunu her şeyi verilirdi. Köy muhtarıyla da irtibat kurarak bize bir ev hazırlatırlardı. Karyola tipi yataklar da gönderirlerdi. Biz beş öğrenci üç ay orada köylülerle başbaşa kalırdık. Ayrıca birleştirilmiş okullarda nasıl ders yapılır? Onu da öğrenirdik. Kocaman hangar gibi bir sınıf, birinci sınıf bir sıra, ikinci sınıf bir sıra o şekilde üç, dört, beş bütün sınıflar bir arada ders yapardık. Bizi Konya’nın Çaltı köyüne gönderdiler, sene 1956-57… Orada o sene bir kış, bir kar, bir kıyamet… Kontrol için, bizleri teftiş etmek üzere öğretmenlerimizin gelmesi gerekirken gelemediler. Bizim için hazırlanan her tür malzeme bitti; gıdamız bitti, odunumuz bitti tezek yakmak mecburiyetinde kaldık. Bu arkadaşlarımızın biri yeni vefat etti, halen biz onlarla kardeş gibiyiz. Çünkü o üç ayı neredeyse birbirimizle sırt sırta geçirdik; biribirimizin vücut ısısıyla ısındık ve yaşamımızı sürdürebildik. Mehmet Söyler adında bir öğretmen, adını hiç unutmuyorum, beş sınıflı bir okulun hem müdürü, hem muavini, hem hademesi, hem beş sınıfın öğretmeniydi. Birinci sınıfa ‘Baba top al’, ikinci sınıfa bir resim ödevi, üçüncü sınıfa bir top ‘Hadi dışarıda oynayın’, dördüncü sınıfa bir kaç toplama çıkarma, öyleydi. Birleştirilmiş sınıflarda eğitim böyle idare ediliyordu. Halen var zannediyorum. O hayatı böyle hayretle ama hayranlıkla izlerdik. Hatta bazen öyle zaman oluyordu ki biz onlardan bir şeyler öğreniyorduk; mesela turşu kurmasını onlardan öğrendik. Yufka açmayı onlardan öğrendik. Ben babamın görevi nedeniyle köyleri  dolaştığım için belki yufka açmayı biliyordum ama arkadaşlarımın çoğu bilmiyordu ‘Aaa nasıl oluyor’ diye şaşırıyorlardı. Tezek nasıl yapılır, nasıl yakılır bilmiyorlardı. Yakup Kadri’nin Yaban isimli romanında vardır hani, duvarlara yapıştırılır, ben daha onu okumadan biliyordum. Belki de babamın jandarma astsubay olarak çeşitli yerlerde çalışmış olmasının verdiği bir birikim var; bir değirmende bulgur nasıl çekilir, işte efendim yufka nasıl açılır, bir tandırda ekmek nasıl pişirilir onları biliyorum ben. Onları bilerek hayata başlamayı bir yerde farklılık saymak lazım.

İşte onbeşgün ilkokul öğretmenliği yaptım Konya Öğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra. Biraz galiba öğrencilikten sıkılmıştım, Gazi Eğitim’i kazandığıma pek sevinemedim ama ailem çok sevindi, özellikle babam çok sevindi, “Benim kızım yüksek öğretmen” olacak diye. Oo öyle tabir etti ve Gazi Eğitim’e geldim.

Ortaokulu Ankara’da okudum ama bu süre içinde hayli değişik buldum Ankara’yı ve de tabii Gazi Eğitim’in imkânları biraz daha boldu. O sırada öğretmen enstitüsü olarak bir Gazi Eğitim vardı Ankara’da, bir de Çapa vardı İstanbul’da. Vasfi Mahir Kocatürk, Mustafa Nihat Özön Osmanlıca Sözlük Yazarı ve de Kemal Demiray Türkçe kitaplarını yazar. Kemal Demiray, Beşir Göğüş. Benim öğretmenimdir onlar. Sami Öngör Coğrafya öğretmenimdi, Coğrafya kitaplarını yazar. Öğretmen kadromuz gerçekten çok iyiydi fakat işte öğrenci psikolojisi… Öğretmenlerin kıymetini yeterince anlamadığımızı, değerlendiremediğimizi daha sonra anladım. Bir de işte o zaman ilk defa böyle çaylar maylar duyuyoruz, öğrenci faaliyetleri….

Mustafa Nihat Özön’ün bir derya olduğunu kendi öğretmenliğim sırasında anladım, Kemal Demiray çok disiplinli bir Türkçe öğretmeniydi. Mesela dilbilgisine ortaokullarda biraz boşverilir, hatta öğretmenlerin çoğu da tam bilmez dilbilgisini. “Ben sizi dilbilgisinden hiçbir şey bilmiyormuş kabul ediyorum” diyordu ve sıfırdan başlayarak çok esaslı bir dilbilgisi kültürü verdi bize. İki sene öyle geçti. Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık olduğu için çok okumayı gerektiren bir branştı. Onun için Ankara’nın böyle ‘tatlı hayatını’ diyim kendi çapımızda yaşamak hiçbir zaman nasip olmadı. İzmir’den gelen İngilizce bölümü öğrencileri – şimdi gözümün önünde Gazi Eğitim’in uzun bir koridoru vardır, bir duvarda da ayna vardı- Cumartesi kızlar hazırlanır eder, biz onları böyle saf saf seyrederken Tarih’ten ikmale kaldım .

Siz o çaylara gidecek zaman bulamadınız herhalde.

Hem zaman bulamadım, hem kıyafet bulamadım, hatta para bulamadım, zaten sınırlı bir bütçemiz vardı. Ama operaya giderdik. Operaya okul götürürdü. İşte o Aidalar’ı bütün Cüneyt Gökçer’in oyunlarını Yağmurcu’yu, Keşanlı Ali’yi, sonradan Mehmet Ali Erbil’in de oynadığı Küheylan’ı [?], onları ilk defa o kadro ile öğrendik. Ve de operaya giderken ondan bundan  işte elbiseler, boncuklar cıncıklar alarak, eksiklerimizi tamamlayarak birbirimize yardımcı oluyorduk çünkü bakıyorduk ki sağdan soldan hep öyle, bizden önce giden Müzik bölümü öğrencilerine bakıyorduk öyle giyiniyorlardı. Şimdi  mesela kot pantalonla tiyatroya gidenleri çok ayıplıyorum ya da ne bileyim bir ödül veriliyor, çıkıyorlar ödülü almaya çok lalettayin bir havayla, hatta lalettayin bir ifadeyle. “O ödüle nasıl layık olmuş” diye düşünüyorum.

Meslek yaşamınıza nerede başladınız?

İkmale kaldım ama onu da iyi bir şekilde atlatarak Gazi Eğitim’den iki senede mezun oldum.1958 yılında Ağustos’un 15’inde bir kura çektim ve Kilis Kız Meslek Lisesi’ne Edebiyat öğretmeni olarak atandım. Kilis tam bir sınır şehri, Suriye’yle sınır şehri ve de farklı bir şive var var tabii, farklı bir yaşantı var, yemek anlayışı var ama belki kökenim Urfa olduğu için, aileden gelen yemek kültürü nedeniyle de bana daha bir sıcak geldi. İnsanlarında özellikle öğretmenlere karşı –bize ‘garip’ derlerdi, öğretmenler dışarıdan gelmiş ‘garip’ anlamında- müthiş bir kucak açış vardır. Yalnız gittim, ablam 40 gün geldi, yardımcı oldu. Orada kiralık mefhumu yoktu, bir ailenin yanında hatta İğneci Mediha Hanım adında bir hanımın evinde, ki Kilisliler çok iyi tanır, kaldım. O bana üst katta bir odayı boşalttı, bir oda küçücük bir mutfak. Öyle bir yerde iki sene yaşadım ve de altmış ihtilalini orada yaşadım.

Bir öğretmen olarak idealist miydiniz? Cumhuriyet’in ilk dönemlerinin heyecanı hâlâ sürüyor muydu?

Tabii, tabii. Zaten ailenin verdiği bir şey var. Babam jandarma asker ve istese bazı şeyleri elde edebilecek durumda. Hakikaten asker deyince bir kere orda durulurdu ama babam eve hediye olarak gönderilen şeyleri bile kabul etmezdi. Yoğurtları döktüğünü veya kabul etmediğini bilirim. Onun verdiği bir terbiye tabii ki bütün yaşantımıza işlemiş.

Orada stajyer öğretmen olarak bazı idari işlere yardım edilmesi gerekiyordu. Öyle bir yönetmelik vardı. O ilk sene ben bütün çocukların anne ve babalarının ismini biliyordum. Tek edebiyat grubu öğretmeni de olduğum için Kültür Edebiyat Kolu bendeydi, çeşitli münazaralar yapmıştık o zaman, o şartlarda mikrofon tertibatı çok zayıftı. Kütüphane Haftası ile başlardık, ondan sonra 10 Kasım… O 10 Kasım’daki heyecanımı hiç unutamam, o kadar canı gönülden hazırlanırdık. O çocukların şiirlerini ben de onlarla içimden tekar ederdim. Hani ana okulundaki çocuklar söylerken anneler de onlarla söyler ya işte onun gibi… Ve de bir 10 Kasım’dan sonra bir hastalandım, bir başım döndü, kasabanın doktoru geldi, tansiyonum dörde inmiş. Alaattin Yavaşça’nın akrabasıydı doktor. “Üçe indiği zaman soğumaya başlarsın. Dünyayı sen mi kurtarıcaksın” dedi. “Bundan sonrakileri yapma” manasında almadım tabii ama o bana aşırı yorgunluğun vücutta nasıl bir tahribat yaptığını öğretti. Eve oniki kilo vermiş olarak geldim. İstasyonda ailem tanımadı beni.

Sizin 10 Kasım için duyduğunuz bu heyecanı diğer meslektaşlarınız da hissederler miydi?

Onlar da kendi branşlarında hazırlanırlardı. Mesela çok güzel defileler yapardık ve de Kilis kapalı zannedilen bir muhit olmasına rağmen hiç öyle değildi; gecelikler, gece elbiseleri, özel günler için taşlı kıyafetler dikilirdi. Halep yakın olduğu için oradan çok güzel kumaşlar gelirdi. Kültür faaliyetlerini de çok iyi karşılarlardı. Menderes’e hazırlık yapılmak üzere kaymakam başkanlığında bir komite kuruldu; ne yemek pişirileceği, hangi pankartların hazırlanacağı konuşuldu, karar verildi. Tam hazırlıklar yapılıyordu ki ihtilal olduğunu öğrendik. 27 Mayıs ihtilali oldu ve halk tarafından çok büyük bir coşkuyla karşılandı. Dışardan çok üniversite öğrencileri geldi, onlar Kilisli miydi, anlamlı mıydı, gerçekten destekliyorlar mıydı onu hiç ayırt edemedik. O zaman çünkü Türk, Kürt öyle bir ayırım yok. Orada da Arap kökenli kişiler çoktu ve tankların üzerinde resimler de çekildi neler neler…

O sırada iki seneyi doldurduğum için dilekçe verme hakkım da vardı, dilekçe verdim ve İzmit’e tayin oldum ve emekli olana kadar İzmit Kız Meslek Lisesi’nde kaldım. 25 yılın ardından 1983 yılında emekli oldum.

En başa dönersek, öğretmenlik bilinçli bir tercih miydi sizin için? Neden öğretmenliği seçtiniz?

Kalabalık bir aileydik. En kısa zamanda en kısa yoldan aileye katkıda bulunulacak bir  meslekdi. Ve de şerefli bir meslek, saygın bir meslek. Başka ne olabilirdim? Tenzih ederim ama hiç bir zaman hemşireliği, ebeliği düşünmedim. Öğretmenlik daha bir aileye de yatkın geldi. Babamın da tercihiydi.

Severek mi yaptınız mesleğinizi?

Çok.

Pişmanlık duyduğunuz anlar…

Hiç, hiç olmadı. Özellikle kız okulunda öğretmenlik yapmak biraz daha farklı. Gerçi belli bir standardı doldurmadığınız zaman başka okullara da dışardan girebiliyorsunuz.  Kilis’te öyle olmadı. Beş sınıf vardı, beş sınıfın tarihi, coğrafyası, yurttaşlığını üstlenmişim. İzmit’de zaman zaman İnkılap Ortaokulu’na gittim.

Bu sırada evleniyorsunuz sanırım.

Eşim Gazi Eğitim’den sınıf arkadaşım, çok saygı duyduğum, çok özellikleri olan bir kişi. Giresun’un Küçüklü köyünden.Trabzon Beşikdüzü Öğretmen Okulu’nda okumuş. Ben de Konya Öğretmen Okulu’ndan gelmiştim. Tesadüf işte. Askerlikten sonra tayini Siirt’in Beşiri kazasına çıktı. Düşünün 1961 yılında lokantası yok, kendileri yemek yapıyorlar, tahta kuruları dolu bir otel ve de eş durumundan tayin olması için nikâhımız bir sene önce yapıldı. 1962’nin 27 Temmuz’unda evlendik. 1963’te de kızımız Eser doğdu. O ortaokulda muavinlik ve öğretmenlik yaptı ve on sene sonra dışardan Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Hem Türkçe öğretmenliği, hem muavinlik yaptı hem de dışardan hukuğu bitirdi. Sekiz sene avukatlık yaptı ve ondan sonra da kaybettik maalesef. İki kızım var biri 1963 doğumlu Şen Eser Deniz, 1967’de öbür kızım Gülgün doğdu. İzmit’de yirmidört sene çalıştım. İstanbul’un yakın olması hasebiyle daha bir sosyaldi tabii. Çok sık defileler olurdu. SEKA’nın çok güzel bir sinema salonu vardı o zaman, orada çok büyük defileler yapardık. Asuman Tuğberk benim öğrencimdir. Bizim çıkarttığımız mankenlerden. İlk defa duyduk LCC diye bir mankenlik okuluna gitti sonra da güzellik yarışmalarına katıldı ve güzellik kraliçesi oldu. Sonra Erkan Yolaç’la evlendi.

Mesleğe başladığınız günden emekli olduğunuz güne değin öğretmene verilen değerde bir değişim oldu mu?

Liseyi gözleme imkanım olmadı ama Kız Meslek Lisesi’nde, medyanın da giyime, modaya düşkünlüğü arttıkça kendilerinin yaptığı şeylerin değerini daha çok bilir oldular. Öğrendikleri şeylere daha bir önem verdiler. Ben seksenüçte emekli oldum. O zamanlarda yavaş yavaş tek tük kapanmaya başladı çocuklar.

Çocuklar benimle çıkmak istemezlerdi üç beş yaşına kadar, çünkü adım başı selam verilir, ya saygı duyan velilerin tebrikleri, ya mezun olmuş öğrencilerin hal hatır sorması ile geçerdi. İzmit’de her aileden erkeklerden birini eşim okutmuştur, bayanlardan birini ben okutmuşumdur. Ailede demiyeyim de soyda. Halen bakın seksenüçten bugüne aradan ne kadar süre geçmiş olmasına rağmen gittiğimde halen yolum kesilir, çocuklar bilirler. Deniz Kuvvetleri Kumandanı Özden Örnek’in eşi benim öğrencimdir ve çok da sitayişle bahsederim çünkü kıymetbilirliktir yaptığı; bizim hepimizin adresini bulmuştur eşi donanma kumandanı iken, hepimizi tek tek çağırdı, orduevinde ağırladı. Siyasi görüşü şu veya bu beni beni hiç    enterese etmez, bu kadirbilirliktir. Hatta o dönemin öğrencilerini de çağırmış. Onlar bizi şu kadar sene sonra görmüş olmanın verdiği sevinçle nasıl kucakladılar anlatamam. Gerçekten çok hoş bir anı. Geri dönüşümü güzel olan şeyler bunlar.

Bakanlıkla öğretmenler arasında karşılıklı etkileşim var mıydı öğretmenlik yaptığınız dönemde? Öğretmenlerin önerileri de dikkate alınır mıydı yoksa siz sadece verilmiş kararları mı uygulardınız?

Belki müfettişler geldiği zaman çeşitli problemleri iletebilirdik. Ayrıca başarılı öğretmenler takdir edilirdi. Üstün başarı belgelerim vardır benim de, gerçi ben onu görev olarak kabul ediyorum ama takip edilirdi en azından. Yapılan işin takdir edilmiş olması hoşumuza giderdi tabii. Bazı formlar doldururduk. Mesela teknik ilerlediği için bir sütyen ya da jartiyer yapımının artık geçerli olmaması gerektiği, bunların piyasada çok daha rahatlıkla bulunabileceği, çocuklar için bunları dikmeyi öğrenmenin bir külfet ve kullanılmayan bir meta olarak kalmış olmasını öğretmenler iletmiştir ve ondan sonra programdan çıkarılmıştır, dikkate alınmıştır. Şimdi konfeksiyon makineleri kullanılıyor kız meslek liselerinde ve de özellikle ana okullarının ihtiyacı gözönünde  tutularak ana okullarını seçen öğrenci miktarı daha fazla oluyor. Bir nakış değil mesela… Ana okulu öğretmenliğine, dikişe, yemeğe daha çok rağbet oldu. Ben şu bakımdan şikayet ederim hep ya da gönlüm öyle ister kültür dersleri çok az; öyle olduğu için de öğrencilerin çoğu üniversite imtihanlarını kazanamaz, çok az kazanan olur.

Burada kültür dersinden kasıt fizik, kimya, matematik gibi genel liselerin müfredatında bulunan dersler herhalde.

Tabii. Dikiş onaltı saatken, edebiyat için iki saat ders vardır. Çocuk böyle bohçasını açmıştır, sülfile baskı yapmıştır, ondan sonra birdenbire Fuzuli’ye Baki’ye geçince bir şaşkınlık yaşar, ya da bir derlenip toparlanma süresi… Ama ben özel bir çabayla velilerini uyararak kimi öğrencilerimi genel liselere yönlendirdim ve çok başarılı da oldular.

Sizin öğretmenlik yaptığınız dönemde Türkiye’de genel anlamda ya da sizin öğretmenlik yaptığınız okullarda kaliteli eğitim verildiğini düşünüyor musunuz?

Kız Meslek Liseleri’nde ders sayısı az olduğu için yetersiz. Programlarda ‘Mümkün olduğu kadar kısaca’ denir hep antı parantez, batı edebiyatına girilmez bile. Sadece bir fikirleri olur. Biz de öğrettiğimiz konuların biraz derinliğine girmek istiyoruz, şöyle az da olsa Fuzuli’den aruz vezninden haberdar olsunlar istiyoruz. Nitekim ben bu durumun meyvelerini de sonra almışımdır. O anneler liseye giden çocuklarına öğrendiklerini aktarmışlardır. “Ben titiz bir öğretmenim”, “Ben iyi bir öğretmenim” demek istemiyorum ama az da olsa şiirde bir hece vezninin yanında aruz da olduğunu, aruz vezninin ne olduğunu, serbest veznin ne olduğunu, tarihsel gelişimini onlara vermek istedim. İnşallah herkes de vermiştir.

İyi öğretmen olduğunuzu söylemekte bence beis yok. Biz fazla alçakgönüllü davranıyoruz Türkiye’de… Bir de şunu sormak istiyorum; Milli Eğitim Bakanlığı arkasında olur muydu öğretmenlerin. Nasıl hissederdiniz?

Okul müdürünün tutumu önemli daha ziyade. Mesela başlangıçta şöyleydi; ikmale kalan ya da geçer not alamayan öğrenciler öğretmenler kurulu kararıyla geçerdi. Orada Türkçe dersi kurul kararından muaf tutulurdu başlangıçta. “Türkçe’ye dokunulamaz, bundan mutlaka geçerli not alınması gerekir” şeklinde düşünülürdü. Giderek bu durum esnedi. Bizde 60-64 öğretmen vardı; çocuğun sevimliliğine, dikişi iyi yapmış olmasına dayanarak parmak kaldırılır “Hadi geçsin, geçsin” şeklinde karar çıkardı. Her öğretmenler kurulu kararından sonra çok başım ağrırdı, çocuklarım bilirler, yirmidört saat baş ağrısı çekerdim çünkü o gerginliğe dayanamaz hale gelirdim. Hatta hiç unutmuyorum Tarih’ten çok zayıf alan, bir iki alan bir çocuğa demişti ki bir öğretmen “Bu çocuk İstiklal Marşı söylenirken bayrak tutuyor, geçsin bu çocuk”. Böyle saçma bir gerekçeyle geçirildiği olurdu öğrencilerin. Öğretmen sayısının çok oluşu, burasının bir amelî ders okulu oluşu ve bu nedenle de çok fazla kültür dersine de ihtiyaç olmadığının düşünülmesi sonucu işte müdürün inisiyatifi, öğretmenlerin inisiyatifi ile ve belki Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de intikal etmeyecek olduğu için,  sadece öğretmenlerin başağrılarına sebep olarak () bu şekilde halledilmeye çalışırdı. Yani hem ders miktarı azdı, hem de kız meslek liselerinin sadece amelî ders okulu olduğu söylenirdi, biz de işte büyük savaş verirdik kültür dersleri için.

Kendi döneminizdeki öğretmen eğitiminin kalitesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Giderek kalite azaldı. Dediğim gibi işte bir İstanbul Çapa, bir de Ankara Gazi Eğitim vardı bizim dönemimizde. Çapa’nın öğretmen kadrosunu tanımam ama Gazi Eğitim’de daha önce söylediğim gibi Vasfi Mahir’den Kemal Demiray’a, Mustafa Nihat Özön’den Sami Öngör’e kadar kitapları olan öğretmenlerimiz vardı. Daha sonra pıtrak gibi eğitim enstitüleri açıldı. Onları yetiştiren öğretmen kadrosunun çok yeterli olmadığı ve dolayısıyle de yetişen öğretmenlerin çok fazla kaliteli olmadığı  –kaliteli demek meslektaş olarak biraz ağırıma gidiyor ama- eski güçte olmadığı kanaatindeyim. Bir de ayrıca Anadolu’nun daha uç noktalarında öğretmen olmadığı zaman oranın veterineri, kaymakamı, polisi yani formasyonu olmayan kişiler öğretmenlik yapmıştır. Belki babalarını annelerini tanıyorlardır bu nedenle “Geçsin, geçsin” demişlerdir çocuk için. Cahil bir düşüşün o zaman başladığını söyleyebiliriz. Yeterli öğretmen o zaman da yoktu halen de öyle. Medyayı takip ediyorum öğretmen olmak hasebiyle ama halen yok. Halen birleştirilmiş sınıflar olduğuna göre…. Ve de çok sık değişen bu sınav sistemleri…. Ona paralel olarak tabii başarılı bir öğrenci mutlaka öğretmeninden çok destek alır. Öğretmen orada onun herşeyidir; ifadesi çok düzgün olmalıdır, kıyafeti çok düzgün olmalıdır, aile hayatı çok düzgün olmalıdır. Ama gazetelere yansıyan – hadi üç beş tanesi sansasyon diyelim- olaylar, ahlaki erozyonu gösteriyor ve öğretmenlere bakışı değiştiriyor.

Öğrencilerinizle ilişkilerinize gelirsek nasıl bir öğretmendiniz; sert, tatlı sert…

Herhalde tatlı sert… Tabii, dediğim gibi kültür dersi az olduğu için ‘Zapt u rapt altına almak’ demeyeyim ama o kısa sürede o güzelliği, o tadı vermek aslında çok zordur. Diyelim ki bir şiiri işliyorsunuz ya da bir hikayeyi işliyorsunuz, bir denemeyi işliyorsunuz, çeşitli sanat konularını işliyorsunuz. Onun o güzelliğini verebilmeniz için sizin orada artist olmanız lazım; ses tonunuzla, kıyafetinizle, hatta belki vücut dilinizle onları belli bir noktaya çekmeniz lazım. O zor tabii. Öğrenci öğretmenin elastikiyetiyle  daha bir dağılır. Bir Konya Öğretmen Okulu’ndaki disiplinin acısını çektiğim için aynı disiplini uygulamak hiçbir zaman istemedim ama onun bana verdiği bazı prensipleri de yansıtmak güzel oldu tahmin ediyorum.

Disiplin kelimesi sizin için ne ifade ediyor? Sınıfta, okulda disiplin….

Katı bir disiplin, hiç bir zaman söz hakkı tanımama manasına gelmemeli tabii. Onlara da söz hakkı tanımalı, hatta onların hezeyanlarına bile, işte zaman müsaade ettiği kadar, saygı göstermek lazım çünkü o yaş tam bir değişim yaşı, ergenlik yaşı, kız çocukları olduğu için biraz daha hayalci. Derste dalıp giden çocukları derleyip toplamak da size düşüyor tabii.

Öğrencilerinizle ilişkileriniz nasıldı? Tatlı sert dediğinize göre o tatlı yanınıza ulaşabilirler miydi?

Bir dikiş öğretmenine, bir nakış öğretmenine göre bize yaklaşmaları biraz daha temkinli olurdu. Belki dersimizin verdiği bir durum. Onlara da ciddiyetsiz demek istemiyorum tabii ama mesela çocuk öğretmeninin karşısında prova oluyor onun verdiği bir yakınlık var ama bizde böyle bir şey yok. Sınıfta mutlak bir sessizlik olursa ancak daha iyi anlıyorlar ya da ben öyle istiyordum, “Çocuklar en rahat şekilde oturun, ayak ayak üstüne atın, isterseniz arkanıza yaslanın, nasıl rahat ediyorsanız öyle oturun” derdim. Çünkü devamlı hareket halinde olmak hem benim dikkatimi dağıtıyor hem onların konsantrasyonunu bozuyor. Bilirlerdi onu, hem de insanın adı çıkınca okulda o kuşaktan kuşağa devam eder “Aysel Hanım şöyle ister, Fatma Hanım şunu ister”  denirdi ama bu hiçbir zaman bu çocuğun günlük hayatını aşırı derecede kısıtlamak manasına gelmez. Geri dönüşünü de almışımdır hep.

Velilerle iletişiminiz, ilişkiniz nasıldı?

Şimdi velilerin çoğu benim kuşağımdandı ve disiplinin ön planda olması gerektiğine inanan kişilerdi. Şimdiki anneler gibi “Çocuk her istediğini yapsın hatta benim yapamadıklarımı da yapsın” şeklinde düşünmezlerdi. İdeal bir okumanın iyi bir disiplinden geçtiğine inanan veliler olurlardı onun için de hep bizim tarafımızda olurlardı. Yani “Eti senin kemiği benim” derecesinde değil belki ama disiplinin ön planda olmasını alkışlayan, onun tarafında olan, o nedenle de bizim yanımızda olan velilerdi. Yapılan şeyin öğrencilerin geleceği için bir yatırım olduğunu münasip bir şekilde anlatmaya çalışırdık onun için de velilerle aramız çok iyidi.

Hizmet içi eğitim veriliyor muydu kız meslek liselerinde?

Benim dönemimde hiç öyle bir şey olmadı. Aslında gerekli tabii. Öğretmenler artık kullanılmayan şeyleri dikmekten bizar oldukları zaman uyarıyorlardı ki “Bunların zamanı geçti, piyasada var, çocuklar yapıyorlar sandıklarda kalıyor ya da istihza ile karşılıyorlar ‘Bu mu yapılır bu devirde dışarda şunlar şunlar varken’ gibi”  Yıllar süren uyarılar, baskılar sonucu o değişiklik oldu.

MEB’nın da sıkı bir takibi yokmuş demek ki?

Yoktu. Maalesef Ankara şu kadar yakın olmasına rağmen o mümkün olmadı. Bizim konularımız biraz daha dilbilgisi, dilbilgisidir ama.

Sadece konu değil de öğretme yöntemlerinde değişiklikler olabilir.

O işte ancak öğretmenin gayretiyle olurdu. Ben mesela eşimden çok destek alırdım, o çünkü çok parlak bir öğrenciydi. O dayanışmayla “Şöyle mi yapsak daha iyi olur, böyle mi yapsak daha iyi olur” şeklinde aramızda konuşurduk.

Her öğrencinizin ailesini tanır mıydınız?

O son senelerde başladı, önceleri yoktu. Milli Eğitim’den gelen bir genelgeyle…

Tek tek öğrencilerin aile yapıları, onların maddi imkanları varsa problemleri, hatta evlerine giderek özel görüşmeler yapılırdı. Kız Meslek Lisesi’nde sınıf mevcutları az olduğu için daha rahat çalışıyorduk, tek tek tanıyorduk çünkü. Bir ortaokula göre, 70 kişidir mesela bir ortaokul sınıfı, bizim 25 veya 30 kişidir, onun için tek tek tanıma fırsatı olurdu. O şekilde yarı yoldan çevirdiğimiz çok öğrenci oldu [Genel liselere yönlendirme anlamında olsa gerek]

Son olarak eklemek istediğiniz bir konu var mı?

Bir kere anne babalar çocukların her dediğini yapıyorlar, her türlü imkanı sunuyorlar. “Yok” diye bir şey yok. Bu büyük hata. Benim çocuklarımın mesela biraz daha disiplinli oluşu, biraz daha çevreleri tarafından sevilip sayılmasının, mesleklerinde başarılı olmalarının sebebi bu olsa gerek. Vazife bilinci çok önemli, ödevini yapmadığı zaman sığınacak bazı koltuklar, bazı güler yüzler bulmuş olmaları öğrencilerin hata. Onu mutlaka yapmaları gerekliliğini anlatmalılar. Sadece kendileri için değil de ait oldukları toplum için, vatan için bu bilincin gerekli olduğunu anlatmalılar, hissettirmeliler ve de üzerinde durmalılar. Aşırı derecede rahatlar ve hoşgörülüler şimdiki anne babalar.

Öğretmenler de öğrencilere neredeyse veliler kadar rahat davranıyorlar. Hiç unutmam Begüm’e ıspanak yediği için kocaman bir madalya vermişlerdi. Kırmızı kurdeleyle kocaman bir madalyayla geldi bir gün. “Ne o, hayrola” dedim sanki İstiklal Savaşı’nda madalya kazanmış gibi. Üstü kapalı da olsa bunun hiç bir şey ifade etmediğini gerçek başarıların çok daha farklı olduğunu hissettirdim. Torunlarım da şuurlu çocuklar ve görev anlayışları iyidir. Tevfik Fikret’in bir şiiri vardır Haluk’un Vedaı diye, biliyorsunuzdur. Bir yol ki hep çakıl ve diken, Geçeceksin yarın bu yoldan sen, Ellerin şerha şerha bağrın hun diye devam eder. Yani didinmeden tırmalamadan kolay yoldan bir şey elde edilmez. Öyle elde edilen şeyin kıymeti daima daha çok olur.

Teşekkür ederim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *