Fatma Akçabay

fatmaAkcabay

Fatma Akçabay 1970 yılından bu yana sınıf öğretmeni olarak çalışan deneyimli bir öğretmen.

Her türlü zorluğuna rağmen mesleğini ve öğrencilerini çok seviyor Fatma Öğretmen. Öyle ki emekli olduktan sonra da bırakmamış. Halen öğrencileriyle taklalar atarak, elele tutuşup oyunlar oynayarak, eğitim alanındaki gelişmeleri takip ederek çalışmaya devam ediyor.

HATAY KIZ İLKÖĞRETMEN OKULU’NA GİRME MACERASI

Fatma Hanım mesleğe başladığınız dönemden ve eğitim hayatınızdan bahsederek başlayalım isterseniz.

Hatay Kız İlköğretmen Okulu’nda yatılı okudum. 1969-70 mezunuyum. O zaman kız öğrencilerin olduğu bir okuldu. İlkokul ve ortaokulu Kilis’te okudum. Kilisli’yim.

Babam liseye devam etmemi ve üniversitede okumamı istiyordu. Ailemden habersiz öğretmen okulu sınavlarına girdim.  Kazanınca babama söyledim ama asla yatılı okula göndermiyeceğini söyledi.

On-onbeş gün Kilis Lisesi’ne gittim fakat daha sonra valizimi toplayıp gitmek istediğimi söyledim. Tabii bu arada anneannem bana destek oldu, babamla konuştu, babam da pes etti. Okullar açıldığı için benim yerime yedek öğrencilerden alındığını bu nedenle de benim okula nasıl olsa kabul edilmeyeceğimi düşünmüş. Bindik otobüse Hatay’a gittik. Babam okul müdürüyle konuşurken ben dışarda bekledim. Babam okul müdürüne durumumu anlatmış. Okul müdürü, bilmiyorum halen yaşıyor mu, Arif Kırışoğlu beyefendiydi. Beni içeri çağırdılar. Babamın anlattıklarını dinledikten sonra çok istekli bir öğrenci olduğumu anlayarak bana mutlaka yer açacağını söyledi. Babam da şaşırdı, kabul etmeyeceklerini düşündüğü için… Beni üzüntüyle okula teslim etti, üç yıl yatılı okudum. Çok başarılı bir öğrenciydim. Özellikle Müzik ve Beden Eğitimi alanlarında çok başarılıydım. Son sınıfa geldiğimde Müzik öğretmenim müzik bölümünde yüksek okula devam etmemi istedi. Beden Eğitimi öğretmenim de bu bölümü seçmemi istedi. Ben müzik bölümünü tercih ederek sınavlara girdim. Ankara Gazi Eğitim Müzik Bölümü’nü kazandım. Sonradan evlilik devreye girince…. Ben piyano çalmayı çok istiyordum. Kayınpederim araya girdi, söz verdi “Evlenin, ben sana piyano alacağım, siz tekrar okuyacaksınız” dedi. Böylelikle Müzik bölümünü okuyamadım.

ÖĞRETMENLİKTE İLK YILLAR/GAZİANTEP–ÇAPALI KÖYÜ 1970-1971

HEM ÖĞRETMEN HEM MÜSTAHDEM HEM OKUL MÜDÜRÜ

Tayinim çıktı, Gaziantep’in Merkez Çapalı köyüne, tek sınıflı bir okula… Birleştirilmiş sınıftı; hem okul müdürü, hem müstahdem, hem öğretmen, her şey oldum orada. İşte böyle acemi bir öğretmen olarak orada başladım. Hayatımın en zor öğretmenliğini o yıl yaptım, çünkü beş sınıf bir aradaydı. Yeni mezun bir öğretmen için çok zor… Üç tane birinci sınıf öğrencim vardı. Mayıs ayına kadar okumayı öğretemedim.

Nasıl yapıyordunuz dersleri bu birleştirilmiş sınıfta?

Her sınıfın programı belliydi. Aynı sınıfın içinde grup grup oturtuyorsunuz. Mesela birinci sınıflarla ders yaparken diğerlerini meşgul edecek şekilde ödevler veriyorsunuz. Hangi sınıfla ders yapıyorsanız diğerlerine ödev veriyorsunuz, onlar da o ödevle meşgul oluyor. Bu şekilde Milli Eğitim’in programına uygun şekilde dersleri yapıyorsunuz. Birinci sınıf hariç diğerlerini çok güzel götürdüm çünkü diğerleri okuma yazma biliyorlardı. Her dersi çok güzel yaptım ama o birinci sınıftaki üç çocuğa bir türlü öğretemedim. Kitapta okuduğunuz gibi olmuyor okuma yazma öğretmek. Kitaba uymuyor gerçek yaşam, tecrübe gerekiyor. Benden başka da öğretmen olmadığı için fikir danışacağım kimse yok. Hafta sonları her fırsatta Gaziantep’e gidip tecrübeli öğretmenlere soruyordum, öğrenip gelip bu üç çocuğumda uyguluyor öğretmeye çalışıyordum.

Ne kadar çok uğraşmışsınız.

Çok, çok… O ilk yılımı hiç unutmam. O yaz evlendim ve İstanbul’a geldim, meslek hayatım İstanbul’da devam etti.

Öğretmen okulunda okuduğunuz dönemde staj yapma imkânınız oldu mu?

Tabii, tabii. Öğretmen okulları o anlamda çok iyiydi. Köy Enstitüleri’nin devamı gibiydi. Biz çok güzel yetiştirildik gerçekten. Son sınıfta köyde dört ay yatılı kalarak sınıflara girerek öğretmenleri dinledik. Zaman zaman biz ders verdik, öğretmenler bizi dinledi. Müfettişler teftişe geldi, bize ders işlettiler. Bizim dönemimiz öğretmen eğitimi açısından çok iyiydi. Köylere sınıf sınıf gönderiliyorduk. Gündüzlü öğrencilerin de yatılı öğrencilerin de staj döneminde kaldıkları köylerdeki  her türlü ihtiyacı okul tarafından  karşılanıyordu.

Daha sonra hep İstanbul’da mı devam ettiniz meslek hayatınıza?

İstanbul’da Feneryolu’ndaydım fakat Kaynarca’ya tayinim çıktı, halen İzmit’e bağlı bir bölge. Tren dışında hiç ulaşım yoktu. Yedi yıl boyunca her gün beşbuçukta kalktım, Kızıltoprak istasyonundan trene bindim. Kaynarca’da inip dizime kadar lastik çizmelerle aşağı yukarı yarım saat tarlaların içinden geçerek, dizlerime kadar çamura gömülerek okuluma gidiyordum. Okulum da E-5’in öbür tarafındaydı. Yedi yıl bu şekilde çalıştım, bu yedi yılın dörtbuçuk yılı mecburi hizmetti, yatılı okuduğum için mecburi hizmetim vardı, devletin tayin ettiği yerde hizmet etmek mecburiyetim vardı. Hatta ben oradan tayin olduktan sonra belediye otobüsleri çalışmaya başladı Kaynarca’ya, çok üzüldüm çünkü gerçekten çok çile çekerek gidip geldim o yedi yıl boyunca. Daha sonra Fikirtepe’de Arif Paşa İlkokulu’na tayinim çıktı. Orası da evime ters düşüyordu hep yürüyerek gittim geldim, hayatım yürümekle geçti diyebilirim. Son on yılımı evime çok yakın Kızıltoprak’ta Melahat Şefizade İlkokulu’nda öğretmenlik yaparak geçirdim. Çok iyi bir okuldu. Oradan da 24 Kasım 1994’te emekli oldum.

Emekli oldunuz ama siz yine çalışmaya devam ettiniz.

Evet dört yıl özel ders verdim daha sonra da MEF İlköğretim Okulu’nda çalışmaya başladım. Oniki yıl da orada çalıştım. MEF’i ben ikinci baharım diye değerlendiriyorum. Gerçekten kaliteli bir okul. Çok güzel öğretmen eğitimleri aldık. Devlet okulunda çalışırken de ben çok araştıran, araç gereçle eğitim yapmaya önem veren bir öğretmendim ama tabii o zaman bizim de kendi imkânlarımız çok kısıtlıydı. Gelirimiz az, çocuklarımız küçük, maddi imkânsızlıklar içinde öğretmenlik yapıyorsunuz. Okula maddi kaynaklı araç gereç götüremiyorsunuz.  MEF’te aldığım eğitimleri gördükçe hep şunu arzu etmişimdir; “Keşke öyle bir imkan olsa da öğretmenler devlet okullarında çalışıp sonra özel okulda çalışarak, hizmet içi eğitimleri alıp geliştikten sonra tekrar devlet okuluna dönüp çalışabilse, özel okulda aldığı eğitimleri devlet okullarında da uygulayabilse” diye düşünmüşümdür. Tecrübesizken bazı araç gereçlerin nerede ne şekilde kullanılabileceğini bilemiyebiliyorsunuz. Mesela Kümeler konusunu öğretirken, gerçi şimdi müfredattan çıkarıldı, tahtaya biz ısrarla küme şeklini çiziyor tebeşirle öğretmeye çalışıyorduk. Halbuki MEF’e geldikten sonra bir eğitim sırasında, bizlere eğitim veren öğretmen öğrenciye paket lastiklerini dağıttı, onu ‘küme’ yaptı, içine kuru fasulyeleri koydu, onları ‘elemanlar’ yaptı. Bu kadar basit bir şeyi düşünememiş olduğumuza çoğumuz şaşırdık. Sonra on adet pipeti bir lastikle sarıp öğrenciye bunun bir ‘deste’ olduğunu öğretmeyi öğrendik. Bu kadar basit, atık malzemeler kullanarak neler yapabileceğimizi  görünce “Keşke şimdi geri dönüp devlet okullarında da bu öğrendiklerimizi uygulayabilsek” demişimdir hep. Bilgileri daha kalıcı verebiliyorsunuz böyle olunca.

Size öğretmen okulunda daha klasik bir eğtim veriliyordu sanırım.

Şimdi tabii 69-70 mezunu olduğuma göre epey bir zaman öncesinden bahsediyoruz. Eğitim de tıp gibi, nasıl ki tıpta her geçen gün yeni bir şey keşfediliyor eğitim de böyle, yeni yeni öğretme usulleri gelişiyor. O zaman yoktu gerçekten de bunlar ama buna rağmen ben, biz öğretmen okulu mezunlarını bir kademe önde tutuyorum. Hatta ‘Neslimiz bitmek üzere’ diyorum, kelaynak kuşlarına benzetiyorum kendimizi. Yeni mezun arkadaşlarımızda bilgi çok, sınıfa uygulama konusunda eksikleri var, sınıf yönetimi konusunda zayıflar. Biz öğretmen okulunda sınıf yönetimi konusunda çok iyi yetiştirildik. ‘Çocuk nasıl sınıfta motive edilerek tutulur’, ’dikkati dağıldığında ne yaparak onun dikkatini toplayabilirsiniz’ işte bu gibi konularda eksikler var yeni öğretmenlerde.

Öğretmen okulunda yatılı okuduğunuz döneme ait ne gibi hatıralarınız var? Ben de altı yıl yatılı okudum fakat ne yazık ki öğretmenlerimizin, idarecilerimizin bizlere şefkatli davrandıklarını söyleyemem. Öğretmenler sadece dersleri anlatıp giden insanlardı bizim için. Hatta fazlasıyla sert davranırlardı.

Bazıları gerçekten de öyleydi. Benim aklımda da öyle kalmış. Hayatımda sertliğiyle iz bırakmış öğretmenlerim var. İsim vermeyeyim ama bir erkek öğretmenimizle ilgili bir anımı anlatayım: Bizim bir köy bir de şehir stajı olmak üzere iki stajımız vardı. Şehir stajına gideceğimiz gün özendik, artık son sınıfız, mezun olmamıza iki üç ay kalmış, biz de işte özenip ince çorap giydik. Bahçede bizleri görünce “Bu ne ayağınızdakiler, siz kendinizi ne sanıyorsunuz” diyerek çok sert bir tepki gösterdi bu öğretmenimiz. Kişiliğimizi zedeleyici bir biçimde bizi fırçaladı diyeyim deyim yerindeyse. Böyle kalakaldık. Koşa koşa gidip yine kalın çoraplarımızı giydik. Halbuki ne olurdu giyseydik o ince çorapları. Biz artık kendimizi büyümüş olarak görüyoruz, çok yakında öğretmenlik mesleğine başlayacağız. O gün ilk defa öğrenciye ders sunumu yapacağız özenmişiz, etek giymişiz, ince çorap giymişiz. Onu hoşgörmedi. Şimdi öyle değildir herhalde, şimdi öyle sanıyorum ki öğretmenler o zamana göre daha hoşgörülüdür diye düşünüyorum ben.

Peki sizin kendi öğrencilere davranışınız açısından düşünürsek, sizin mesleğe ilk başladığınız yıllarda öğrencilerinize karşı tutumunuz nasıldı, şimdi nasıl?

Beni genelde velilerim de öğrencilerim de hep tatlı-sert olarak tanımlarlar. İlk bir iki ay çocuklar ürker ama sonra severler. Bilirler bir şeye kızmışsam kaşlarım çatılmışsa onları sevmediğim için değildir bu. Onların onurunu zedeleyici, kişiliklerine zarar verici bir yaklaşımım olmaz, ne yapması gerektiğini anlatırım, beden dilimi çok iyi kullanırım. Çocuk benim ne demek istediğimi anlar ama ilk aylarda biraz ürker bazı çocuklar. Bunu hissedersem teneffüslerde  o çocuğu alırım, severim, konuşurum, sohbet ederim. O zaman şaşırır çocuklar, anlarlar beni. Bir iki sınıf sonra da çocuklar hep benim taklidimi yapar; “Fatma Öğretmen kızınca şöyle bakar”, “Bir şey yaptırmak isterse şöyle konuşur” derler. Anlar çocuklar beni.

Siz hep sınıf öğretmeni olarak çalıştınız sanırım.

Evet. İdarecilik teklif edildi ama ben hiç bir zaman istemedim idareciliği çünkü çocuklarla olmayı çok seviyorum. Devlet okulunda çalışırken bilmiyorsunuz gençken, çoluk çocuk büyütüyorsunuz, işiniz çok, meşgaleniz çok, yetişemiyorsunuz, bir an önce emekli olma arzusu duyuyorsunuz. Emekli olunca çok mutluydum “Emekliliği hakettim” diye çok sevindim ama emekli olduktan sonraki ilk milli bayramda ağlaya ağlaya öldüm evde “Ben neden evdeyim, benim okulda olmam lazımdı” diye çok üzüntü yaşadım. O yüzden tekrar okula dönmeyi kabul ettim. Çoğu insan bunu anlayamıyor  “Yaş gelmiş bilmem kaça hala çalışıyorsunuz” diyorlar. Herşey para olarak değerleniriliyor. Tabii para her zaman gereklidir insana, önemsiz değildir ama çok şükür ben iki çocuğumu da büyüttüm, çok iyi tahsil yaptılar, evlendirdim torun torba sahibi oldum. Maddi manevi hiç bir sıkıntım yok. Oturabilirim, gezebilirim ama disiplinsiz hayata intibak edemedim. Yemek pişirme saatimi şaşırdım, gezme saatimi şaşırdım. Mesela ailem Gaziantep’de yaşıyor, yaşlı annem var, kardeşlerim var. Çalışırken daha sık ziyaret edebiliyordum çünkü hayatım planlıydı. Çalışmayınca planlayamadım kendimi bir kez ziyaret edebildim.Bütün yıl evdeydim bir kez gidebildim. Halbuki çalışırken her tatilimi planlardım. Şimdi çok mutluyum. MEF’ten ayrıldıktan bir yıl sonra tekrar bir özel okulda çalışmaya başladım. Birinci sınıf aldım onlarla yatıyorum kalkıyorum. Okul kurucuları da şaşırıyorlar “Neye borçlusunuz siz bu hareketliliği, bu koşuşturmayı” diye soruyorlar. Yürüyebileceğim her yere yürürüm ben. Yüzüyorum boş zamanlarımda yani hareketliliğe borçluyum.

Elinizde olsa eğitim alanında neleri değiştirmek isterdiniz, gerçi bir arzunuzdan bahsettiniz ama başka var mı böyle ‘Keşke bu da böyle yapılsa’ dediğiniz konular.

Şimdi okuma yazma sistemi değişti. Bitişik eğik yazı ve ses sistemi ile, parçadan bütüne gitme sistemi getirildi. Bunu yanlış buluyorum ben. Neden derseniz birincisi, bu sistemde çocuk akıcı okuyamıyor. Cümle, kelime kavramlarını çok geç anlıyor. Çocuğun kafası karışıyor. Cümle nerede başlıyor nerede bitiyor anlamıyor. Çocuk ancak ikinci sınıfın sonuna doğru anlamlı ve akıcı okuma becerisi kazanıyor. Muhakkak öbür sistemin de sakıncaları vardı, o bütünden parçaya gitme sistemiydi; cümle veriliyordu, tek tek parçalayarak devam ediyorduk.  Bu yeni sistemin ikinci sakıncası da bitişik eğik yazıya hemen birinci sınıfta başlatılması. Önceki sistemde de öğretiyorduk bitişik eğik yazıyı ama ikinci sınıfta… Bu da çocuğu çok zorluyor, hem yazmayı öğrenecek bir de bitişik eğik yazı ile öğrenecek. Bu anlamda sorunlar var.

Peki büyük şehirlerle Anadolu şehirleri arasında eğitim kalitesi açısından ne gibi farklar var?

Çok fark var, oralar çok imkansızlıklar içinde eğitim öğretim yapıyor. Ben devletten, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan şunu beklerdim mesela, hâlâ da bekliyorum; öğretmenlerine hizmet içi eğitim veren özel okullardan öğretmenleri alsın sömester tatilinde veya arada bir zaman Anadolu’ya göndersin ve orada öğretmen eğtimi verilsin. Mesela yazın bir hafta Diyarbakır’a, Kars’a gönderilse orada civardaki tüm öğretmenler toplanıp eğtim verilse,  çok basit aletlerle bilgilerin nasıl çok daha kalıcı öğretilebildiği gösterilse, sınıf yönetimi nasıl olur anlatılsa çok faydalı olur.

“Anadolu şehirlerinde çok imkansızlıklar içinde eğitim öğretim yapılıyor. Ben devletten, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan şunu beklerdim mesela, hâlâ da bekliyorum; öğretmenlerine hizmet içi eğitim veren özel okullardan öğretmenleri alsın sömester tatilinde veya arada bir zaman Anadolu’ya göndersin ve orada öğretmen eğtimi verilsin.”

Özellikle sınıf yönetimi konusunda eksikler var; hareketli çocukla çoklu zeka yaklaşımıyla nasıl baş edileceği konusunda özel okullar pek çok eğitim veriyor öğretmenlere, bu konuda da Anadolu’da hizmet veren öğretmenlere yardımcı olunabilir. Biz derste bir şeyle oynayan çocuğu “Yapma”, “Elindeki kalemi bırak”, “Tahtaya bak, onu yap, bunu yap”, “Dik dur, arkana yaslan, beni izle” şeklinde sürekli uyarırdık devlet okullarındayken. Bunu çok yaptık, ben de çok yaptım. Zannederdim ki bana bakmazsa öğrenemez, halbuki şunu anladım ki bir çocuk kalemle oynarken de ders öğrenebiliyor, başka yeri seyrederken de…. Çünkü her çocuğun öğrenme şekli farklı. Bazı çocuk işitsel, bazı çocuk görsel, bazı çocuk ön bilgi vererek “Şimdi şu dersi yapacağız” şeklinde önceden açıklamada bulunarak anlıyor, öğreniyor. Bazı çocuk da kendi bularak konuyu çıkarıyor ve böyle daha iyi öğreniyor, “Ben bu derste önadı öğrendim, desteyi öğrendim” gibi kendi kendine sonuca ulaşarak öğreniyor. Demek istediğim öğrenme yöntem ve teknikleri her çocuk için farklı ama biz çocuğa kalıp gibi “Dik dur” “Arkana yaslan” “Beni iyi dinle” şeklinde gereksiz uyarıda bulunuyoruz. Hareketli olan bir çocuğu derste görevlendirerek de onu hem meşgul eder hem de öğrenmesini sağlayabilirsiniz ama siz bu şekilde de öğrenebileceğini bilmiyorsanız sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor, o çocuğu kırk dakika oturmaya zorluyorsunuz. Halbuki “Hadi kalk bakalım şu kitabı arkadaşına ver, şu kağıtları sınıfa dağıt” şeklinde görevlendirerek de o çocuğun hem ders içinde kalması hem hareket etmesi ve öğrenmesi sağlanabilir. Tabii öğretmenin bunun farkında olması bunu bilmesi gerek. İşte özel okullarda çalışıp bu tür eğitim alan tecrübeli öğretmenleri Anadolu’ya göndererek yeni mezun öğretmenlere eğitim verilebilse, örnek ders işlense, yol gösterilse kalıcı faydalar sağlanabilir. Yapılabilir bu aslında, yapabilir bunu Milli Eğitim Bakanlığı.

Devlet okullarında okullar kapandıktan sonra ‘Seminer var’ denerek öğretmenler tutulur iki üç hafta daha. O seminerlerde hep yemek tarifleri, kek, pasta tarifleri yazılır. Eylül seminerlerinde de hemen o yılın planlaması yapılır üç beş gün içinde, ondan sonra yine yemek tarifleri, örgü tarifleri bunlar yapılır.

Boşa geçiriliyor bu dönem….

Evet boşa geçer ama okullara yazı gider “Eğitim yapın, onu yapın, bunu yapın” diye. Müfettişler görevlendirilir, müfettişler de usulen bir gün ‘O yapılıyor mu, bu yapılıyor mu’ sorar giderler. Müfettişler harcırahını alır, öğretmen de artık oraya gitti diye oturur yarım gün, tam gün, o saati doldurur. Saat dolunca dağılır hepsi. Diyelim 15 Haziran’da karne veriliyor, öğretmenlerin tatile girme zamanı 1 Temmuz’dur. O dönemde güya Eğitim Seminerleri adı altında kalınır ama orda eğitim yapılmaz aslında. Hep böyledir bu. İşte bu dönemlerde Anadolu’da veya onu geçin İstanbul’un içinde o kadar çok eğitim alması gereken okullar var ki. Belli merkezlere öğretmenler toplanabilir, özel okullardaki veya devlet okullarındaki tecrübeli öğretmenler tespit edilir ve  görevlendirilebilir “Gidin şu okulda bir Matematik, bir Türkçe dersi yapın, örnek ders verin, anlatın” denebilir. Öğretmenin uygulamalı görmesi bambaşkadır yoksa bunlar kitapta var, kitapta bilgi çok ama tecrübe bambaşkadır.

Şimdiki çocukları da genç anneler böyle kitabî yetiştiriyor bize gönderiyor. Anne okuyor kitaptan çocuğu şöyle yetiştirmeliyim diye ama çocuk okula geliyor ki perişan… Gerçekten de öyle.

Devlet okulları ile özel okullar arasında bir karşılaştırma yapsak, gerçi biraz önce bir kaç konuya değindik ama öğretmen eğitimi dışındaki konularda ne düşünüyorsunuz?

Ben çok şanslıydım, gerçekten iyi bir özel okulda çalıştım, devletten emekli olduktan sonra. Bir çok özel okul böyle değil. Pek çok arkadaşım var farklı özel okullarda çalışan, bir fikrim var bu nedenle çoğu hakkında. Şunu söyleyebilirim ki çoğu özel okul devlet okullarından çok daha kötü durumda aslında, adı var gerisi yok. Ticari yaklaşımla bakıyorlar eğitime. Velinin çok gözü boyanıyor ama işin içindeyken anlıyorsunuz bunu. Ben idealist düşünen okullarda çalıştığım için mutluydum ama devlet okullarının da iyisi çok iyi. Sadece araç gereç imkansızlıkları var devlet okullarının, öğretmen eğitimi konusunda eksikleri olduğu için zorlukları var. Maddi anlamda biraz öğretmeni geliştirse devlet, çok kaliteli öğrenciler yetişir ve çok daha iyi olabilir devlet okullarında eğitim.

Peki Milli Eğitim Bakanlığı öğretmenlerin düşüncelerini sorar mı eğitimle ilgili konularda? Bu işin içinde olan öğretmenlerin tecrübelerinden faydalanır mı?

“Devlet okullarında okullar kapandıktan sonra ‘Seminer var’ denerek öğretmenler tutulur iki üç hafta daha. O seminerlerde hep yemek tarifleri, kek, pasta tarifleri yazılır.”

Aslında zaman zaman okullara yazı gelir işte o seminerler döneminde bu konuda. Sonuç okul müdürünün inisiyatifine bağlıdır. Genellikle ‘Aman bakanlık istedi’ diye hemen iki üç kişiyle alelacele raporlar yazılır gönderilir onlar da kaale alınır alınmaz. Usulen yapılır işin doğrusunu söylemek gerekirse. Gerçekten öyledir. Üstünde çok ciddiyetle durulmaz. Müfettişler alacağı harcırahı bilir, gider orda vakit geçirir, harcırah almanın derdiyle gidip gelir. Gerçekten idealist olanlar bunun peşine düşer ama o da çok azdır.

Son dönemde MEF’te Ziya Selçuk bizim çalışmalarımızda bulunmuştur, kitap yazım aşamalarımızda bulunmuştur. AKP hükümeti döneminde bir dönem Milli Eğitim Müsteşarı’ydı fakat bir dönem sonra o da istifa etmek zorunda kaldı. Daha iyi ve kaliteli eğitim verilmesi için çok çaba sarfedenlerden biridir. Okulları bizzat dolaşarak, raporlar alarak ama onların hepsi rafa kaldırıldı.

Türkiye’de özellikle devlet okullarında sorun ne olursa olsun öğrencinin hep haksız öğretmenin de hep haklı bulunduğunu, gerçeğin aranmadığını düşünüyorum. Okul ve Milli Eğitim Bakanlığı’nca hep öğretmenin tarafı tutuluyor. Tamamıyle öznel bir yaklaşım var bu konuda. Benim hem öğrenci hem veli olarak deneyimim bu  yönde. Siz öğretmen olarak ne düşünüyorsunuz?

Veliye karşı evet her zaman öğretmen korunmuştur. Her zaman…. Kendi meslek hayatım boyunca herhangi bir sorunda öğrencinin haklı bulunduğunu hiç hatırlamıyorum.

Bu bana çok üzücü geliyor.

“Veliye karşı evet her zaman öğretmen korunmuştur. Her zaman…. Kendi meslek hayatım boyunca herhangi bir sorunda öğrencinin haklı bulunduğunu hiç hatırlamıyorum.”

Aynı fikirdeyim. Melahat Şefizade İlkokulu’nda çalıştığım dönemde öğrenciyle ilgili bir soruşturma geçirdi okul. Ben o zaman öğrenciden yana olmuştum. Müfettişler beni taraf olarak çağırdı, öğrencinin tarafındaydım. Sordular anlattım, müfettiş benimle dalga geçti “Bu kadar kısa süre gördüğünüz bir olayda nasıl olur da öğrenciyi haklı bulursunuz?” dediler. Beni haklı bulmadı ve söylediklerimi dikkate almadı müfettiş. ‘Veliyle bir oluyor’ diye düşündü.

Sorun neydi burada?

Aslında benimle hiç alakası olan bir olay da değildi. Benim öğrencim de değildi çocuk.

Ben idareci odasına girerken görmüş ve şahit olmuştum. Bu olay için soruşturma açılınca çocuğun velisi bana “Siz de görmüşsünüz tanıklık eder misiniz?” diye sordu. Açıkçası ben de “Hayır” demeyi kendime hiç yakıştıramadım. “Sizi şahit yazdırabilir miyiz?” deyince ben de “Tabii” dedim. Durumu anlatmama rağmen “Siz sadece odaya girip çıkma anında kısa süre gördünüz nasıl öğrencinin tarafında olursunuz?” diyerek beni dikkate almadılar.

Olay neydi? Hakaret miydi ya da dayak mıydı?

Hakaretti. Belki başında dayak da vardı ama ben o kısmını görmedim. Çocuğun onurunu zedeleyici, kişiliğine zarar verici sözlerdi, hakaretti. İnsana kendini hakikaten aşağılanmış hissettirici sözlerdi.

Benim de gözlemlerim, yaşadıklarım ve duyduklarım hep bu yönde ne yazık ki… Böyle olunca da haklı olanın değil gücü elinde bulunduranın ne olursa olsun kazandığı bir ortamda yetişmiş oluyor çocuklar. Oysa eğer haksızsa öğretmen de ceza alabilmeli.

Tabii. MEF’te ben öğrencinin hakkının teslim edildiği bir durum yaşadım. İkinci sınıftaydık, benim izin günümde diğer öğretmen arkadaş onur kırıcı biçimde davranmış öğrenciye. Velim doğrudan okul müdürüne gitmeyerek beni beklemiş, ertesi gün durumu bana anlattı “Sizi çiğnemeden gitmek istemiyorum, okul müdürüne bu konuyu götürmek istiyorum, ne dersiniz?” diye fikrimi sordu. Düşündüm ve veliyi okul müdürüne yönlendirdim. “Hem sevinç hem üzüntü yaşadım, kafam karıştı” dedi veli sonradan bana. Nedenini sorduğumda da “Öğretmeni ve çocuğumu birlikte çağırdı ve çocuğumdan özür diletti. Ben şikayette bulundum ama öğretmenin özür dilemesinden dolayı üzüldüm de” dedi.

Şikayet etmenin ayıp olduğu düşüncesi toplum olarak herhangi bir konuya itiraz etmemizi, talepkâr olmamızı engelliyor. Bu aslında şikayet değil hak talep etmek, hak aramak… Niçin öğrenci haklı olmasın?  Bir de sanırım siz bu olayı özel okulda yaşadınız, devlet okulunda değil.

Tabii ben bunu özel okulda yaşadım. Devlet okulunda bu olmaz. Öğretmen ancak disiplin suçu alabilir herhalde devlet okulunda. Ben hiç rastlamadım devlet okulunda öğretmenin haksız bulunduğu bir duruma.

Okulda öğretmen öğrenciye karşı, daha sonra da devlet her durumda vatandaşa karşı haklı oluyor. Vatandaşın hak talep etmesi istenmiyor. Öğretmenlik, annelik gibi kavramlar fazlasıyla kutsallaştırılıyor. Özellikle çocuklar ve küçük yaştaki öğrenciler  eziliyor.

Evet, doğru. Bakın şimdi ben öğretmen olarak şunu da yaşadım özel okulda. Ben genellikle teneffüste sıraları düzeltirim, kontrol ederim, yere düşenleri kaldırırım. Çok dağınıksa sırası çocuğun çağırır konuşurum, anlatırım. Bir gün gene böyle düzeltirken bir çocuğun kitabı düştü ve içinden bir kağıt çıktı. Aldım baktım ki bana yazılmış bir mektup. O mektup duruyor bende hâlâ saklıyorum. ‘Sevgili Fatma Öğretmenim’ diye başlamış çocuk, o mektubun özeti şu; tenefüsmüş, ben bir arkadaşımla konuşuyormuşum, o bana bir şey sormuş, ben de onunla azarlar gibi konuşmuşum. O da buna çok üzülmüş. Kendini aşağılanmış hissetmiş. Çocuk tabii, çok normal. Bunu bana söyleyememiş, mektup yazmak istemiş ama sonra da vazgeçmiş. Bu mektubu saklamış. Bunu okuyup aynı yere koydum ve bana söylemesini epeyce bekledim. Baktım ki bana vermiyor bu mektubu velisini aradım. “Ben böyle bir şey yaşamışım çocuğunuzla, benim haberim yok, çocuk çok üzülmüş. Ben ona bir cevap yazmak istiyorum ama bana o mektubu versin de öyle yazayım istiyorum yoksa okuduğumu anlayacak, o da hoş olmayacak. Siz ona bir sorun belli etmeden” dedim. Çocuk hiç bahsetmemiş o zamana kadar ailesine ama içinde niye kalsın, onu hayat boyu unutmaz çocuk sonra. “Tamam” dediler ama mektup da gelmedi. Tekrar arayarak bu mektubu yanlışlıkla bulup okuduğumu anlatarak bir  cevap mektubu yazacağımı söyledim veliye.“Çünkü ne yaparsanız yapın her zaman öğrenci haksız, öğretmen haklıdır devlet okulunda. Size hiçbir şey olmaz.” Çocuk ailesine yine hiç bahsetmemiş bu olaydan. Ben de ona bu mektubu yanlışlıkla bulduğumu, çok üzüldüğümü, içinde bu üzüntünün kalmasını istemediğimi, ona böyle bir duyguyu yaşattığım için özür dilediğimi, beni affetmesini yazdım. (Fatma Hanım çok duygulanıyor, gözleri doluyor) Onun bu mektubunu ölene kadar saklayacağımı ve onun da benim mektubumu saklamasını arzu ettiğimi, kendisini çok sevdiğimi asla üzülmesini istemediğimi, bilmeden bu şekilde davrandığımı da yazdım. Gerçekten de bazen çok yorgun oluyorsunuz veya derste çok bunalıyorsunuz sinirli olduğunuz bir dönem oluyor, farkına bile varmadan böyle davranabiliyorsunuz. Çocuklara “Ben de tenefüs yapmak istiyorum, çok önemliyse dinleyeyim ama değilse ben de biraz dinleneyim, derste konuşalım” diyordum. İşte böyle bir mektup yazdım.   Bakın ben meslek hayatım boyunca hiçbir öğrencimin evine gitmemişimdir ama bu öğrencimin evine bir bayramda eşimle gittim. Zaten çocuk üçten dörde geçmişti ve artık benim öğrencim değildi. Telefon ettim ve  o şekilde ziyaretlerine gittik, bir kahve içtik ayrıldık. Bilmeden muhakkak kimleri kırmışımdır, hele acemilik döneminde neler yapmışızdır ama bilerek asla yapmam. Bu çocuğun şansı benim o kağıdı görmüş olmam yoksa hiç haberim olmayacaktı. O mektup bende duruyor, bir görseniz amaaan nasıl yazmış, bir sayfa, çok etkilenmiş.

Tabii, muhakkak etkilenmiştir fakat siz farkında olmadan bu şekilde davranmışsınız ve üstelik sonra çok üzülmüş, özür dilemişsiniz ama ben her zaman çocukların çok örselendiğini, kalplerinin kırıldığını, kişiliklerinin ezildiğini düşünüyorum.

Çoook, çok. Hele devlet okullarında çok örseleniyor çocuklar. Neden? Çünkü özel okulda üstünüzde bir idare baskısı var, veli korkusu var. Var açıkçası, bu yalan değil. Çekinirsiniz “Aman idare bir şey der mi, veli bir şey der mi” diye düşünürsünüz. “Çıkarılır mıyım okuldan” diye düşünürsünüz. Oysa devlet okullarında döveni mi istersiniz, aşağılayanı mı… Çünkü ne yaparsanız yapın her zaman öğrenci haksız, öğretmen haklıdır devlet okulunda. Size hiçbir şey olmaz. Yüz  kızartıcı bir suç, siyasi bir suç işlemediğiniz müddetçe asla ceza almazsınız devlet okulunda.

Bunlar ortaya çıkmıyor…

Çıkmaz, çıkmaz.

Peki özellikle ilkokullarda öğretmenlere hediye verilmesi ile ilgili neler söyleyebilirsiniz. Benim oğlum İlhami Ahmet Örnekal İlkokulu’ndaydı birinci ve ikinci sınıfta biz iki kez veliler aramızda para toplayıp değerli bir yüzük almıştık sınıf öğretmenine örneğin. Bu hiç de onaylanacak bir tavır değil, öğretmen açısından da veli açısından da.

Ah neler var bir bilseniz? Ben hayatım boyunca hediye kabul etmedim. Çocuk bahçeden çiçek getirdi onu aldım başıma koydum, resim çizdi getirdi evime astım. En güzel hediye bir öğretmen için budur. Şimdi çalıştığım okulda velilere mesaj çekilmiş, “Öğretmenler gününde lütfen öğretmenlerimize çiçek dahil hiçbir hediye göndermemenizi rica ediyoruz, asla kabul edilmeyip geri iade edilecektir” diye.

Ne güzel….

Gerçekten çok takdir edilecek bir tavır. Bizi de öğretmenler gününde Büyük Kulübe götürdüler, eğlendik yedik içtik hep birlikte. Kurucumuz ‘Öğretmene veli hediye veremez, hediye verilecekse okul verir’ diyor. Öğretmenler Günü için alıyor kimi veli ve sonra söylüyor bunu da. Bu da hiç hoş değil ama evet meslekte de çok kötü öğretmenler var. Bunu açık açık isteyen öğretmenler var maalesef, bu durumu çok kötü kullananlar, istismar edenler var.

Şimdiye kadar bir çözüm bulunamadı….

Yok bu çözülmez.  Eğitimle alakalı… Eğitildikçe, eğitildikçe belki zamanla bir değişiklik olabilir. Veliler de akıntıya kapılıp gidiyor. Oysa hediye alma, çocuğuna güzel bir resim yaptır onu gönder öğretmenine, elini öpsün kutlasın.

Ama karşınızdaki öğretmen bekliyorsa hediye, veli de çocuğu dışarda kalsın istemiyor veya çocuğuna tavır alınabileceğini düşünerek ister istemez katılabiliyor. Bizim kendi toplumumuzun  kültürel yapısıyla da ilgili olduğunu düşünüyorum.

İşte onu diyorum zaten, öğretmen de eğitilecek, veli de eğitilecek, öğrenci de…. Başka türlü bundan kurtulmaya imkan yok.

Fatma Hanım çok teşekkür ederim.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *